TÜLİN KUT YAZDI: ARKA BAHÇE LATİN AMERİKA

0
969

Birçok gazetelerin köşelerine taşınan Maduro tartışmasında bazı “aydınlarımızın” yazılarını üzülerek okudum. Maduro’yu bilgi ve beceriden yoksun, ülkesini yoksulluk ve enflasyon canavarına teslim etmiş zavallı bir cahil ilan edip, ABD güdümlü muhalefetin darbesinin hiç de haksız olmadığı şeklindeki değerlendirmeleri beni hayrete düşürdü.

Yeraltı ve yerüstü zenginliklerine rağmen Latin Amerika ülkeleri ortak bir kaderi paylaştı. Hep varlık içinde yokluk çektiler. 1823’te ABD başkanı Monreo’nun kendi adıyla anılan doktriniyle bu coğrafyanın ABD’nin arka bahçesi olduğu tüm dünyaya ilan edildi. 200 yıldan beri ABD Latin Amerika’da en kirli oyunlarını sergiledi. Soğuk savaş döneminin bitmesiyle CIA, Gestapo kalıntılarıyla ölüm mangaları oluşturarak pervasızca darbelerin, suikastların, ayaklanmaların, cuntaların, ambargoların, katliamların organizatörü ve finansörü oldu. Tüm bu saldırılar karşıtını da yarattı ve popülist ve sol iktidarların önünü açtı.

Arjantin’de 1946’da Peron seçimleri kazandı. İlk işi enerji, madencilik, taşımada kamulaştırma yapmak oldu. Eğitimde laikliği, medeni kanunu, kadınlara seçme seçilme hakkını tanıdı. 1955’deki ikinci darbe girişiminin başarıya ulaşmasıyla görevi bırakmak zorunda kaldı. 1962, 1966 darbelerinden sonra 1976’da faşist askeri cunta yönetimiyle birlikte Arjantin gökten cesetlerin yağdığı ülke olarak anıldı. 30.000 insan bu dönemde katledildi, ölüm uçuşlarıyla uçaklar cesetleri okyanusa bırakarak Parana Deltasında toplu mezarlık oluşturuldu. Ancak 1983 yılında parlamenter sisteme dönülebildi.

Şili’de 1970’de iktidara gelen Allende toprak reformu, sanayinin ulusallaşması adımlarını hızla attı, yabancı bankaları satın aldı. Ancak daha büyük adımlar atmasına engel olmak için 1973’de bombalar altında can verdi. Faşist Pinochet’in iktidarında binlerce muhalif işkencelerden geçirildi, kurşuna dizildi.

Nikaragua’da ABD tarafından iktidara getirilen Somoza Latin Amerika’nın en kanlı diktatörlerindendi.   Brezilya’da 2003 yılında iktidara gelen İşçi Partisi lideri Lula da Silva 300 milyar dolarlık petrol rezervinin çıkarılmasında Çin ile anlaşmasının cezasını yolsuzluk operasyonuyla ödedi ve görevden uzaklaştırıldı.

Paraguay’da sol eğilimli bir din adamı olan Fernando Lugo 2008 yılında komplo ile görevden alındı. Peru’da 1990-2000 yıllarında diktatör Fujimori 70.000 insanın katliamından sorumlu. Panama, Honduras tutuklanan, sürgüne gönderilen başkanların diyarı oldu. Bolivya, El Salvador, Grenada, Guatemala, Haiti her biri ayrı ama benzer hikâyelerle dolu. CIA organizeli cuntalar ve cinayetleriyle ölüm mangaları hepsinde fazla mesai yaptılar.

Venezuela’da Hugo Chavez’in toprak reformu, yeraltı kaynaklarının ulusallaştırılması programları devam ederken işçi ve işveren sendikalarının başını çektiği “muhalefet” sokaklara çıktı. Bunu fırsat bilen Chavez karşıtı komutanlar Chavez’i tutuklayarak işveren sendikası başkanı Carmona’yı devlet başkanı ilan ettiler. Halkın kararlı protestoları sonucu Chavez tekrar görevine döndü. Ancak yanı başında dünyanın en önemli petrol rezervine sahip bu kaynaktan ABD’nin vazgeçmesi mümkün değildir. Chavez’in ölümüyle yerine geçen yardımcısı Maduro’yu parlamentoda çoğunluğu kaybetmesiyle zor günler bekliyordu. Ekonomik ambargolar ve rejim karşıtı güçlerin finanse edilmesi sonucu paramiliter çeteler ülkede kaos ortamını sağladı. Amerikancı Guaido’nun kendisini başkan ilan etmesiyle de yeni bir aşamaya geçti. Neo-liberal politikalara yeşil ışık yakan Guaido emperyalist ülkeler tarafından hızla başkan olarak tanındı. Bu coğrafya hiç yabancısı değildir bu tür oldu bittilerin, ancak son asker teslim olana kadar bitmemiştir hiçbir savaş.

Yakın tarihe göz atmamın nedeni baştaki sitemimdendir. Bana göre aydın olmak günün olaylarına ve geçmişine geniş bir perspektiften bakabilmek, çağına tanıklık edebilmek ve gelecek için doğru değerler üretebilmekle mümkündür.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here